Günce · Anı & Hocalık
Bunu Bir Kayıp Yazısı Olarak Yazmıyorum
Henüz söyleyebilirken
Felsefi bilgiyle olan bitene bakmanın ne anlama geldiğini; düşüncelerin ve moda akımların temelsiz söylemleri karşısında insanı, değeri ve yaşamı gözden kaçırmamanın önemini ondan öğrendim.
Bugün, "doğru"nun giderek yalnızca kişisel kanılara indirgenebildiği, bilgi ile safsatanın aynı düzlemde dolaşıma girdiği, "her şey olanaklıdır" sloganının kimi zaman insan dünyasını daha da yoksullaştırdığı bir dönemde yaşıyoruz. Böylesi bir zamanda İoanna Kuçuradi'nin felsefeyi yalnızca bir düşünce etkinliği olarak değil, insanın eylemlerini, ilişkilerini ve değer sorunlarını anlamanın temel yollarından biri olarak ele alışının önemi daha da belirginleşiyor.
Onun düşüncesi bana, felsefenin yalnızca kitaplarda ve kavramlarda değil, insanın başka insanlarla, dünyayla ve hatta hayvanlarla kurduğu ilişkilerde de karşılığının bulunduğunu gösterdi. İnsan ile hayvan arasında da etik bir ilişkinin kurulabileceğini görebilmek, değeri yalnızca soyut bir kavram olarak değil, yaşamın içinde beliren bir sorun olarak düşünmek, sanırım onun öğrencilerine bıraktığı önemli izlerden biri.
Gerektiğinde kendisini Don Kişotça da olsa örnek olarak ortaya koyabilen, çalışkanlığı ve umuduyla hocalığın bütün niteliklerini taşıyan hocamın bir gün aramızdan ayrılacağı düşüncesi birkaç yıldır yüreğimi burkuyor.
Ama bunu bir kayıp yazısı olarak yazmıyorum.
Henüz söyleyebilme olanağım varken, bir hocanın insanın yaşamında nasıl bir iz bırakabileceğini anlatmak istiyorum.
İoanna Kuçuradi'nin üzerimdeki etkisinin ne kadar büyük olduğunu biliyorum. Dünyaya bakışımı biçimlendirdiğini; düşünürken daha dikkatli olmayı, kavramların peşine düşmeyi ve insanları, olayları, hatta kendimi bile peşin hükümlere teslim olmadan, bilgiye dayanarak değerlendirmeye çalışmayı bana öğrettiğini düşünüyorum.
"Ezberleyip gelmişsin buraya"
2008 yılında Maltepe Üniversitesi Felsefe Doktora Programı giriş sınavındaydım. Hoca jüri başkanıydı. Derslerinden ve çalışmalarından haberdardım ama ilk kez karşısındaydım.
Bana "Analitik a priori önermeyi açıkla ve bir örnek ver," diye sordu.
Tanımı yeterince iyi yapamamış olmalıyım. Örnek olarak "Bütün babalar erkektir," dedim.
"Ezberleyip gelmişsin buraya."
Yanıtımdan hiç memnun değildi. Ben ise bir yandan verdiğim örneğin doğru olduğunu düşünmenin küçük gururunu yaşarken, yüzündeki o muzip gülümsemeyi hâlâ anımsıyorum.
O gülümsemenin içinde sanki şunu söyleyen bir şey vardı: doğru yanıtı vermek yetmez; ne söylediğinin hesabını verebilmelisin.
"Sen hep konuyu dağıtıyorsun"
Bir türlü toparlayamadığım, kolayca dağılan zihnimle sorduğum sorular karşısında sık sık "Sen hep konuyu dağıtıyorsun," derdi.
O zamanlar bunu yalnızca ders içindeki bir uyarı olarak duyuyordum. Bugün ise o cümlenin bana düşünmek hakkında ne kadar çok şey söylediğini daha iyi anlıyorum.
Bir konu hakkında çok şey söylemek, o konu üzerine düşünmek anlamına gelmiyor. Düşünmek aynı zamanda ayırmayı, sınır koymayı, kavramları birbirine karıştırmamayı ve asıl sorunun ne olduğunu gözden kaçırmamayı gerektiriyor.
Felsefenin önemli işlerinden biri belki de tam olarak budur: zihnin sürekli başka yerlere gitme arzusuna direnmek, kavramları açık kılmak.
"Nereden çıktı bu görgül?"
Çağdaş Felsefe Sorunları dersinde bir açıklama yaparken "görgül" sözcüğünü kullanmıştım.
Hoca hemen araya girdi:
"Nereden çıktı bu görgül? Ampirik demiyorsan bari deneysel de."
O anda oldukça kızmıştım. Fakat onun hocalığı biraz da böyleydi. Sözcüğün yaklaşık olarak doğru olmasıyla yetinmezdi. Bir kavramı kullanıyorsanız, hangi anlamda kullandığınızı bilmenizi isterdi.
Düşüncedeki belirsizlik çoğu zaman dildeki belirsizlikle birlikte gelir. Kavramları doğru kullanmayı istemesi, aslında düşünmeye gösterdiği özenin bir parçasıydı.
Bir sınavdan daha fazlası
Bir vize sınavında Aristoteles'in erdem anlayışını yeterince kavrayamamıştım.
Sınav kâğıdımı değerlendirirken:
"Aristoteles'in erdemi açıklama yolunu tam kavramamışsın. Haftaya yeniden yaz, getir."
Bu küçük olay onun hocalığını benim için çok iyi anlatıyor. Amaç öğrenciyi yalnızca ölçmek değildi. Öğrencinin gerçekten kavramasını istiyordu.
Bir sınav kâğıdını kapatıp not vermek çok daha kolaydı. O ise anlamadığımı gördüğü şeyi yeniden çalışmamı istedi.
Bugün iyi bir hoca olmayı ne zaman düşünsem, bu tavrı hatırlıyorum. Hocalık bazen tam da budur: öğrenciyi henüz anlamadığı yerde bırakmamak.
"Tamam Abdullah, bırak çocuğu"
1 Nisan 2010'u unutmam çok zor.
Yaşamımda ilk kez midemin gerçekten alev alev yandığını o gün hissettim. Doktora yeterlilik sınavındaydım. Hoca yine jüri başkanıydı.
Sorular geliyordu. Nietzsche, Kant, Schopenhauer... Sınav uzadıkça uzuyordu. Ama fena da gitmiyordum.
Bir ara Kuçuradi Hoca'ya baktığımda artık ikna olduğunu düşündüm. Fakat Abdullah Hoca sorulara devam ediyordu. Kant, ahlak yasası, ayrıntılı kavramlar...
Bir noktada Kuçuradi Hoca araya girdi:
"Tamam Abdullah, bırak çocuğu."
O anda bunun benim için ne kadar büyük bir rahatlama olduğunu anlatmak zor. Beni yıllarca kavramlar konusunda zorlayan, söylediklerimin hesabını vermemi isteyen hoca, bu kez yeterince hesap verdiğime karar vermişti.
Sanırım o gün ilk kez, onun gözünde bir eşiği geçtiğimi hissettim.
"Sevgi, geldi seninki"
Tez danışmanımla görüşmeye gittiğim bir gün odasının önünden geçiyordum. Yanında danışmanım Sevgi Hoca vardı.
Beni görünce:
"Sevgi, geldi seninki."
Ardından yine o bildiğim muzip gülümseme...
İnsan bazı anıları neden hatırladığını tam olarak açıklayamaz. Büyük olaylar değildir bunlar. Ama bir insanın sesini, bakışını, jestini ve sizin yaşamınızdaki yerini bütün açıklamalardan daha güçlü biçimde taşırlar.
Bu da benim için öyle bir anı.
Onun da bir hocası vardı
Hocamın hocalığı bana hep kendiliğinden var olmuş gibi gelirdi. Oysa onun da kendi hocası vardı.
İstanbul Üniversitesi'ni bitirdiğinde Takiyettin Mengüşoğlu onu asistanı olarak yanına almıştı. Sırf bu yüzden, o dönem oradaki diğer hocalar onu istememiş; bir süre ayrılmak zorunda kalmıştı. Sonra hocası geri dönüp onu yeniden almak istemiş, bu da olmamıştı.
Bunu öğrendiğimde şunu düşündüm: hocalık bazen tam olarak budur — bir insanın, sırf sizi seçtiği için bedel ödediği, yine de o seçimden vazgeçmediği bir bağlılık.
Belki de bende bıraktığı o dikkat, o ısrar, kavramların peşini bırakmama hali, bir yerlerden, kendi hocasından ona da geçmişti.
Bir hocanın insanda bıraktığı şey
Yıllar geçtikçe insan hocalarından öğrendiği bilgilerin bir bölümünü unutuyor. Kitapların bazı ayrıntıları siliniyor. Kavramların tanımlarını yeniden açıp bakmak gerekebiliyor.
Ama bazı hocalardan geriye bundan daha kalıcı bir şey kalıyor: bir bakış biçimi. Bir şeyi değerlendirirken biraz daha dikkatli olma alışkanlığı. İnsan hakkında kolay hüküm vermeme çabası. Değerleri, insan haklarını ve insanın yapıp ettiklerini yalnızca sloganlar üzerinden değil, bilgiye dayanarak değerlendirme gereği.
İoanna Kuçuradi'nin bende bıraktığı en büyük izlerden biri sanırım budur. Beni ben yapan bazı değerlerin ve bazı kavrayışların oluşmasında emeğinin çok büyük olduğunu biliyorum.
Ama mesele elbette yalnızca benim kişisel öyküm değil. Türkiye'ye, dünyaya, felsefeye, insan hakları düşüncesine ve felsefe eğitimine verdiği emeğin kuşaklar boyunca unutulması kolay olmayacak.
Bazı hocalar bilgi aktarır. Bazı hocalar ise insanın dünyaya bakışını değiştirir. İoanna Kuçuradi benim için ikincisidir.
Bu nedenle bu yazıyı bir vedanın diliyle bitirmek istemiyorum.
Henüz söyleyebiliyorken söylemek istiyorum:
Çok yaşa İoanna Kuçuradi.
← Günce