Günce · Felsefe & Yaşam
Ruhun Hekimleri: Yeniçağ
Eskiçağ'da felsefe bir yaşama sanatıydı. Demokritos, bilgeliğin ruhu tutkulardan kurtardığını söylüyordu; Stoacılar tutkuları ruhun hastalıkları sayıyor, Epikuros korkulardan arınmış bir dinginlik arıyordu. Ortaçağ'da bu miras, ruhun kurtuluşunu ve esenliğini öne alan bir din düşüncesinin içinde yaşamayı sürdürdü.
Yeniçağ'da, Rönesans'tan başlayarak bu ilişki değişir. Felsefe giderek bilimin temellerine, bilginin sınırlarına, ahlakın ilkelerine yönelir. Ruhun iyileşmesi sorusu felsefenin merkezinden çekilir gibidir. Ama tamamen kaybolmaz. Kimi zaman bir denemede, kimi zaman bir mektupta, kimi zaman da bir ahlak kitabının son bölümünde yeniden ortaya çıkar.
Bu yazıda o izleri sürüyoruz.
Montaigne: felsefe yapmak ölmeyi öğrenmektir
Michel de Montaigne (1533-1592) Denemeler'inde Eskiçağ'ın iki büyük okulunu yeniden buluşturur. Bedia Akarsu'nun Ahlak Öğretileri'nde belirttiği gibi, Stoa'nın “doğaya uygun yaşama” önerisi Montaigne'in ahlakının merkezindedir; ama Montaigne bu Stoacı tutumu Epikuros'la da birleştirir. Doğal içgüdüler bizi hazza yöneltir; duygular sağlıklı bir yaşamın parçasıdır. Onlar olmadan ruh, dingin bir açık denizde kımıldamayan bir gemi gibi kalır. Ama bu içgüdüler bir denetim altına alınmadıkça ne gerçek bir yaşama sevinci olabilir ne de ahlaklılık. Akarsu'nun aktardığına göre Montaigne için doğaya uygun yaşamak ruha sağlık verir.
Montaigne'in ünlü denemelerinden biri, adını Cicero'dan alır: “Felsefe yapmak ölmeyi öğrenmektir.” Ölüm korkusunu yenmek, Eskiçağ ruh hekimlerinin de ilk işiydi. Montaigne bu işi bir sistemle değil, kendini gözlemleyerek, kendi zayıflıklarıyla dürüstçe yüzleşerek yapar. Bu yönüyle o, Yeniçağ'ın ilk “kendini bil” yazarıdır.
Descartes: bir prensese mektuplar
René Descartes (1596-1650) çoğu zaman Yeniçağ felsefesinin soğuk akılcısı olarak anılır. Ama Pfalz Prensesi Elisabeth ile 1643'ten ölümüne kadar süren yazışması başka bir Descartes gösterir.
1645 baharında Elisabeth hafif bir ateş ve kuru bir öksürükten yakınır. Descartes, hekimlerin önerdiği tedavilerden önce, bu rahatsızlığın kaynağının büyük olasılıkla keder olduğunu düşünür. Öğüdü, ruhu sıkıntılı düşüncelerden çevirip hoşa giden ve dinlendiren şeylere yöneltmektir. Aynı yaz Elisabeth'e, birlikte üzerine düşünmek için Seneca'nın Mutlu Yaşam Üzerine'sini önerir. Yeniçağ felsefesinin kurucusu burada bir Stoacı ruh hekimi gibi konuşur.
Bu yazışma Descartes'ın son kitabı Ruhun Tutkuları'nı (1649) da doğurur. Descartes burada tutkuları kötülemez; onların bedenle ruhun birliğinden doğduğunu, kendi başlarına iyi olduğunu, yalnızca kötüye kullanımlarından ve aşırılıklarından kaçınmak gerektiğini söyler. Bütün tutkulara karşı genel çare olarak da générosité'yi, yani insanın kendi özgür istencini iyi kullanma kararlılığından duyduğu haklı öz saygıyı gösterir.
Spinoza: anlamak özgürleştirir
Baruch Spinoza (1632-1677) Etika'sında duyguları, matematikçinin çizgileri ve yüzeyleri incelediği gibi incelemeye girişir. Amacı onları yermek ya da övmek değil, anlamaktır.
Spinoza'ya göre insanın köleliği, duygulanımlarının egemenliği altında olmasıdır. Ama bu kölelikten kurtulmanın yolu duyguyu bastırmak değildir. Spinoza'nın ünlü bir önermesi şunu söyler: Bir duygulanım, yalnızca kendisine karşıt ve kendisinden daha güçlü bir duygulanımla dizginlenebilir. Akarsu, bu düşüncenin daha önce Francis Bacon'da da bulunduğunu belirtir.
Spinoza'nın asıl iyileştirici düşüncesi Etika'nın beşinci kitabındadır: Edilgin bir duygulanım, onun açık ve seçik bir fikrini oluşturduğumuz anda edilgin olmaktan çıkar. Başka bir deyişle, bir duyguyu gerçekten anladığımızda ona boyun eğmekten kurtuluruz. Anlamak, burada bir özgürleşme biçimidir.
Spinoza kitabını şu düşünceyle bitirir: Mutluluk erdemin ödülü değil, erdemin kendisidir. Bu cümle, Eskiçağ ahlakının en derin sezgisini yeni bir dille yeniden söyler.
Kant: aklını kullanma cesareti
Yeniçağ'ın sonunda Immanuel Kant (1724-1804), kısa bir dergi yazısında kendi döneminin insanına keskin bir tanı koyar. 1784'te yayımlanan “Aydınlanma Nedir? Sorusuna Yanıt” şu cümleyle başlar: Aydınlanma, insanın kendi suçu olan ergin olmayıştan kurtulmasıdır.
Ergin olmayış, Kant'a göre, insanın aklını bir başkasının yönetimi olmadan kullanamamasıdır. Bu ergin olmayışın suçu insanın kendisindedir, çünkü nedeni akıl eksikliği değil, aklını başkasının yönetimi olmadan kullanma kararlılığının ve cesaretinin eksikliğidir. Aydınlanmanın parolası da buradan çıkar: Sapere aude! Kendi aklını kullanma cesaretini göster!
Kant, insanların doğa onları başkalarının yönetiminden çoktan kurtarmış olduğu halde neden bütün yaşamları boyunca ergin olmayan kalmayı sürdürdüklerini de sorar. Yanıtı açıktır: tembellik ve korkaklık. Ve şöyle ekler: Ergin olmamak çok rahattır. Benim yerime anlayan bir kitabım, benim yerime vicdan taşıyan bir din adamım, benim yerime perhizimi belirleyen bir hekimim varsa, kendim hiç zahmete girmem gerekmez. Düşünmeme gerek yoktur; yeter ki parasını ödeyebileyim, bu sıkıcı işi başkaları benim yerime üstlenir.
Bu tanı, ruh hekimliği geleneği açısından özellikle anlamlıdır. Kant, insanın kendi düşünme sorumluluğunu kitaplara, din adamlarına, hatta hekimlere devretmesini, yani bir tür vesayeti, döneminin insanının asıl durumu olarak betimler. Kant'ın betimlemesi burada sertleşir. Bu vasiler, önce ev hayvanlarını aptallaştırır, sonra bu uysal yaratıkların içine kapatıldıkları yürüteçten tek bir adım bile atmamalarına dikkat eder; sonra da onlara tek başlarına yürümeye kalkarlarsa başlarına gelecek tehlikeyi gösterirler. Oysa bu tehlike o kadar büyük değildir: Birkaç kez düştükten sonra insan yürümeyi öğrenir. Ama bir kez düşmenin korkusu, insanı bütün denemelerden caydırır. Ergin olmayış böylece insanın neredeyse ikinci doğası olur; insan onu sevmeye bile başlar.
Kant kendi çağına da hayal kırıklığı ile değil, gerçekçi bir umutla bakar: Şimdi aydınlanmış bir çağda mı yaşıyoruz? Hayır, ama bir aydınlanma çağında yaşıyoruz.
Kant'ın yanıtı bir iyileştirme önerisi değil, bir çağrıdır: Kendi aklını kullanma cesareti. Kant'a göre bir tek kişinin bu ergin olmayıştan tek başına kurtulması güçtür; ama bir toplumun kendini aydınlatması, yeter ki ona özgürlük tanınsın, neredeyse kaçınılmazdır. Bunun koşulu da aklın her konuda açıkça kullanılabilmesi özgürlüğüdür.
Bedia Akarsu'nun Ahlak Öğretileri'nde altını çizdiği düşünce de bu çizgidedir: Eğitimin asıl ödevi körlükleri ortadan kaldırmak, insanları uyandırmak ve kendi gözleri ile görür kılmaktır; ahlak eğitiminin ereği de insanları ahlak üzerinde kendi kendine yargılama yapabilecek duruma getirmektir. Akarsu'ya göre «Gözlerimi kaparım ödevimi yaparım» düşüncesi ahlaka aykırıdır. Akarsu'nun deyişiyle, insan artık «gözlerimi açar ödevimi öyle yaparım» diyebilmelidir.
Değerlendirme: çekilme ve süreklilik
Yeniçağ'ın başında felsefe giderek bilimin ve bilginin temellerine yönelir. Ruhun iyileşmesi sorusu felsefenin merkezinden çekilir gibidir. Ama bu çekilme bir kayboluş değildir.
Montaigne, Eskiçağ'ın ölüm korkusunu yenme işini bir sistemle değil, kendini gözlemleyerek sürdürür. Descartes, bilginin kesin temellerini ararken bile, hasta bir prensese Seneca'yı önerir ve tutkuların iyi kullanımını düşünür. Spinoza ise duyguları anlamanın insanı özgürleştirdiğini gösterir; mutluluğu erdemin kendisi sayarak Eskiçağ'ın en derin sezgisini yeni bir dille söyler. Kant da döneminin insanını, düşünme sorumluluğunu başkalarına bırakmış, kendi aklına yabancılaşmış bir varlık olarak betimler ve onu kendi aklını kullanmaya çağırır.
Hepsinde ortak olan, ruhun sağlığını dış koşullarda değil, insanın kendisiyle ve duygularıyla kurduğu ilişkide aramaktır. Bu, Demokritos'tan ve Stoacılardan gelen çizginin Yeniçağ'daki devamıdır.
Dizinin sonraki yazısında, bu soruyu 19. yüzyılın sonunda en sert biçimde yeniden soran düşünürü, felsefeden “felsefi bir hekim” bekleyen Friedrich Nietzsche'yi ele alacağız.
Kaynaklar: Bedia Akarsu, Ahlak Öğretileri: I. Mutluluk Ahlakı, II. Kant'ın Ahlak Felsefesi, 3. basım, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1982, s. 19, 119, 121. · Michel de Montaigne, Denemeler, I. Kitap, 20. Deneme. · René Descartes, Prenses Elisabeth ile yazışma (1643-1649), özellikle Mayıs-Ağustos 1645 mektupları; Ruhun Tutkuları (1649). · Baruch Spinoza, Etika, IV. Kitap, 7. Önerme; V. Kitap, 3. ve 42. Önermeler. · Immanuel Kant, “Aydınlanma Nedir? Sorusuna Yanıt”, Berlinische Monatsschrift, Aralık 1784.
← Günce